25 Mart 2017 Cumartesi

Osmanlı'da Kölecilik



16. yüzyılın ortalarında nüfusu 300-400.000 olan İstanbul'da, nüfusun en azından beşte birinin, Sultan'ın ya da ileri gelen kimselerin kulu olduğu tahmin ediliyordu. Örneğin Kanuni döneminde, İskender Çelebi'nin 6-7 bin, büyük vezir Süleyman Paşa'nın 1.700 kölesi olduğu belirtilir.. 15. yüzyılın sonunda, nüfusu 100 bin olan Venedik'te ise 3 bin köle bulunuyordu..

Sonuçta, güvenle söylenebilir ki, kölelik Osmanlı toplumu için yaşamsal öneme sahip bir kurumdu. Yalnızca devlet örgütüyle değil, ekonominin değişik kesimleri de köleliğe dayanıyordu. Böylesine büyük bir talebin doyurulması için, tabii ki, dış kaynaklardan beslenen büyük ölçekli bir köle arzı da vardı..

1610'lu yıllara ait bir pazar yönetmeliğinde ( Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Revan no. 1934, s.107-111) İstanbul'da, kadın ve erkek, yüzün üzerinde köle tüccarı kaydedilmiştir..

1477'de İstanbul'da yalnızca köle, at ve koyun pazarlarının üç yıllık bileşik vergileri 360 bin akçe ya da 8.000 altına ulaşıyordu.. Antalya'da ( Satalia ) bulunan 1560 tarihli bir gümrük defteri
( Başbakanlık Arşivi, İstanbul, Maliyeden no.102 ), o zamanlar Mısır ve Suriye'ye hala oldukça fazla sayıda beyaz köle ihraç edilirken, karşılığında ortalama fiyatı 1.000 akçe ( 16 altın ) olan siyah kölelerin, bu ülkelerden yapılan ithalatın önemli bir bölümünü oluşturduğunu söyler..

Görünürdeki temel özellikleri bakımından Batı sömürge sistemiyle karşılaştırılabilecek olan, savaş esirlerinin tarımda kullanılması uygulaması Osmanlı'da sınırlı bir biçimde uygulandı. Kanuni Süleyman döneminde Trakya ve Makedonya'yı içine alan Orta Rumeli'de köle tarımcıların sayısı yalnızca 6.021 kişi, yani tüm bölge nüfusunun yaklaşık yüzde ikisiydi ; Anadolu'da ise 1.981 kişi vardı.. ( Ömer L. Barkan )

HALİL İNALCIK

24 Mart 2017 Cuma

Bergama Sunağı



19. yüzyıl sonlarında Alman gezginleri ve kaşifleri, arkeolojik ve antropolojik araştırmalar yapma bahanesiyle şimdiye kadar pek az insanın görüldüğü bölgelere ilgi duymaya başlamışlardı. Bunların en enerjik olanlarından biri, bir Doğu bilimcisi olan ve ülkesinin Doğu'daki kaderine inanan Max von Oppenheim idi. Oppenheim, o zaman Osmanlı toprakları içindeki Irak ve Suriye'de çok dolaştı, haritalar çıkardı, her köy ve aşiretin sahip olduğu ev ve çadıra kadar her şeyi not etti. İngilizler, çok geçmeden onun ve diğer Alman bilim adamlarının Kayzer'in istihbarat servisleri adına çalıştıklarını anladılar. Oppenheim bir süre sonra İngilizler tarafından "casus" olarak anılmaya başladı...

Aydın Vilayeti salnameleri ( yıllık ) gözden geçirilirse dikkat çekici bir ayrıntı göze çarpar : Efes ve Bergama'nın nasıl gezilmesi gerektiği sahife sahife anlatılmaktadır. Bu mükemmel arkeolojik gezi rehberini hazırlayan ve hazırlatan Osmanlı bürokratlarının, Efes ve Bergama'ya taş yığını diye bakmadığı açıktır. Daha garibi, vilayet yıllığında bu kadar iyi tanıtılan Bergama'nın meşhur anıtı olan Bergama Sunağı Almanlara "taş yığını" diye, gönül rahatlığıyla nasıl bırakılırdı ki ? Ama sonradan belli oldu ki, sunağı zorla kaldırmaya gelen Alman grubuna, Vali Paşa zaptiyeyi göndererek engel olmuş.. Neden sonra Almanlar Saray'dan bir ferman alarak eseri nakletmişler !.. Bu nakil işi, ünlü sunağı kendi kurduğu Asar-ı Atika Müzesi'ne yerleştirmek için uğraşan Osman Hamdi Bey'in ömrünün yarısını götürmüş ve bir kalp krizi geçirmiş..

(İLBER ORTAYLI)

10 Mart 2017 Cuma

Bahman Nirumand'ın Ağzından İran Devrimi



Merhaba, Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

 Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım. Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

 Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

 --Üzerinde Durmadık--

 Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu. Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük. Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk. Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.

Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı. "Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı. Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk.

Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı! Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu. Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.

 --Geçiş Sancıları Sandık--

 Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu. Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.

Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu. Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu. Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı. Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu. Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.



 --Referandum Oyunu--

Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti. Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı. Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?" Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten? Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?" Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?" Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler. Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

 --Halkı Anlayamadık--

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar. Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar. Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu. Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik. Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak.

Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı. Örtünmek moda oldu! Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı. Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu. Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi. Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı. Kaçanlardan biri de bendim.

Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.

 (Not: Bu metin, Bahman Nirumand’ın "İran" kitabından derlenmiştir.)

13 Ocak 2017 Cuma

İlk Türk Yolcu Uçağı



Nuri Demirağ'ın Beşiktaş da ki fabrikasında üretilen ilk "Türk Yolcu Uçağı"nın ilk uçuş denemesi 10 10 Ocak 1944'de Yeşilköy'de yapıldı.

 İlk Türk yolcu uçağı. Nu 38 modeli Türk mühendisleri tarafından çizildi, motorlar hariç tüm aksam Türk teknisyen ve işçileri tarafından yapıldı. Nu.D-38 adıyla anılan ve saatte 325 km sürat yapabilen bu uçak 6 kişilik, çift kumandalı, 2200 devirli 2 adet 160 beygir gücünde motora sahipti...

 Alüminyum gövdeli, boş ağırlığı 1200 kg. dolu ağırlığı 1900 kg... 325 km. menzile sahip. 3,5 saat havada kalan. Tavan irtifası 5.500 metre olan çağının mükemmel bir uçağıydı.

 İlk denemeleri pilotlar Basri Alev ve Mehmet Altunbay tarafından yapıldı ve devam eden uçuşlarında Galip Demirağ da katılarak bu uçakla Ankara ve İzmir’in yanı sıra Atina ve Selanik’e de gitti.

Deneme uçuşlarından olumlu sonuçlar alınması üzerine 26 Mayıs 1944 tarihinde yapılan "Nu.D-38" uçağı İstanbul-Ankara seferine başladı. Uçakta 2 pilot, Tasvir-i Efkar gazetesi sahibi Ziyat Ebuzziya, Vatan gazetesi muhabiri Faruk Fenik ve sahibi Nuri Demirağ vardı. Uçak Ankara Havaalanına başarı ile indi.

 Beşiktaş’daki uçak fabrikasında imal edilen Nu.D-38 uçaklarının testlerinde kullanılmak üzere Yeşilköy'de, şu anda Atatürk Havalimanı olarak kullanılan alan, o zamanki adı olan “Elmas Paşa Çiftliği”ni satın alınarak, 1559 dönümlük geniş bir arazi üzerinde, (1000 x 1300) metre ölçülerinde bir uçuş sahası yaptırıldı. Bu saha üzerine Nuri Demirağ Gök Uçuş Okulu, uçak tamir atölyesi, hangarlar ile deniz tayyareleri için sahilde bir kızak yapıldı. Yeşilköy tesisleri 17 ağustos 1941'de törenle hizmete açıldı.

12 Ocak 2017 Perşembe

MEDİNE MÜDAFAASI


10 Ocak 1919 Fahreddin Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusunun Medine Müdafaası sona erdi. I.Dünya Savaşı fiilen sonlandı. Direniş boyunca Medine'de bulunan Hilal-i Ahmer gönüllüsü Feridun Kandemir, Osmanlı askerlerinin Medine'den ayrılışını hatıralarında şöyle anlatır: ''Kimi kolsuz, kimi bacaksız kalmış askerlerin, birbirlerine sokulup yardım ederek halsiz, mecalsiz bir durumda, son defa Haremüşşerif'i ziyaretle Ravza'ya yüzlerini sürerek dualar ede ede yaptıkları veda, görülecek şeydi. İngiliz altınları ile beslenerek Türk'e diş biler hale getirilmiş bazı sözde Araplar bile bu manzara karşısında göz yaşlarını tutamamışlardı. Bizimle beraber Medine'de kalıp aylarca süren muhasaranın her türlü sıkıntısını çekerek açlığına bile katlanan yerli Araplarsa tam bir matem havası içinde hüngür hüngür ağlıyorlardı''

11 Ocak 2017 Çarşamba

HAYAT AĞACI


Hayatın kutsallığının en kadim sembolüdür. Bilinen en eski tasvirlerinin mö. 4. bin yılda yaşayan Sümerler'e ait olduğu ve bugün de en az o günkü kadar kutsal bir anlam içerdiği göz önünde bulundurulursa, tam 6 bin yıllık bir ortak mirasın en değerli temsilcisidir hayat ağacı. Tüm kültürlerde yaşamın bir ağaç üzerinden tasviri yaygındır. Türklerin gözünde yaşam ağacı, köküyle toprağa ve dünyevi yaşama sımsıkı tutunurken, dallarıyla göğe ve manevi âleme uzanır. Şamanist geleneğe göre Dünya, göksel alemle yaşam ağacı aracılığıyla ilişki kurar ve onun özsuyuyla beslenir. Tıpkı anne rahmindeki bir bebek gibi. Ölümsüzlüğü simgeler, günümüzde halılarda, ahşap oymalarda, çinilerde sıkça rastlanır. Osmanlı kültüründe koruyuculuğuna ve uğur getirdiğine inanılan servi ağacı bezeme motifi olarak kullanılmış. Almanlar ıhlamur,fransızlar meşe, lübnanlılar sedir, sibiryalılar kayın kullanmışlar. Erken Anadolu beylikleri ve Selçuklu döneminde medrese, cami gibi yapıların dış taş süslemeleri için de kullanılırdı.

Bu hayat ağacı motifleri bir ejder veya aslan motifi üzerinde yükselen defne ağacı, bunun üzerinde çift ya da tek başlı bir kartal figürü ile sonlanır... En güzel örnekleri Kasimiye Medresesi, Yakutiye Medresesi duvarları üzerinde ve Mardin'de görülebilir.