9 Kasım 2017 Perşembe

Atatürk'ün Vefatı


9 Kasım Çarşamba sabahı Atatürk'te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü. Bunun üzerine bromürlü lavman yapıldı. Bu hareketler azaldı. Bir ara sık sık öksürdü. Terledi. Öğle üzeri saat 11'den sonra 3 dakika süreyle oksijen verildi. 13.10'da bu, tekrarlandı. Bayar ve Dr. Asım Arar Saray'a geldiklerinde karşılaştıkları manzara şuydu :
DR. ASIM ARAR - DOKTORU "Atatürk derin bir uyku içinde idi. Nefes alma ve kan deveranı faaliyetleri muntazamdı. Etrafındaki doktorlar son tıbbi vazifelerini yapmak için feragat ve gayretle çalışıyorlar ve her çareye başvuruyorlardı. Bu doktorlar, her 2 saatte bir değişmek üzere ikişer ikişer nöbet bekliyorlar ve hastalığın seyrine ait müşahadeleri ve tatbik edilen tedbirleri ve ilaçları kayıt ederek vazifelerini kendilerinden sonra nöbete girecek olan arkadaşlarına terk ediyorlardı.

"Hastanın halini görünce her şeyin bıitmiş olduğuna kani oldum. Yalnız bütün hayatı bitmez tükenmez mücadeleler ve Türk vatanını kurtarmak için icabında katlandığı mahrumiyetler ve heyecanlar içinde geçen ve bir seneye yakın bir zamandan beri en ağır bir hastalığın pençesinde acı çeken bu büyük adamın kalbi o kadar sükun ve intizam içinde çalışıyordu ki, devam edip giden komaya rağmen artık onu alınması kabil olmayacak kötü akıbetin ne vakit gelip çatacağını tayin etmek mümkün olamıyordu.

"Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girdi. Gözbebekleri ışığa cevap verse de tabandan artık refleks alınamıyordu. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye başlandı. Başucundaki doktorlar Müşahade Defteri'ne 'Agoni' diye not düştüler. 'Agoni', 'can çekişme' demekti..

" 9 KASIM - Saat 20.00 ... RESMİ TEBLİĞ : "Bugünü yorgun ve dalgın geçirdiler. Genel durumundaki ciddiyet biraz daha ilerlemiştir."

Artık tıbbın yapabileceği bir şey kalmamıştı. Dr. Akil Muhtar Özden bu resmi tebliğin yayınlandığı saatlerde Atatürk'ün başucunda O'nun ölüm döşeğinin karakalem resmini çiziyordu..

9 KASIM - Saat 24.00.. RESMİ TEBLİĞİ : "Saat 20.00'den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir.."

(CAN DÜNDAR, "SARI ZEYBEK - Atatürk'ün Son 300 Günü")

3 Kasım 2017 Cuma

Mirialem Kemankeş Ahmed Ağa



Mîrialem Ahmed Ağa... “Nererede o eski sporcular!“ dedirtecek cinsten sıradışı sporcu, Türk okçuluk tarihinin en büyük üç Türk kemankeşinden biri kabul edilir. Geleceğin ``Muhteşem Süleyman``ının şehzadelik yaptığı yıllarda keşfedilen bu Boşnak asıllı delikanlı, Manisa Sarayı`na içoğlanı olarak alınıp istidatlarının çiçek açması için zemin hazırlanır. Devrin en revaçta sporlarından biri olan okçuluğa oldukça meraklı biri olan Ahmed Ağa`nın acı kuvveti hakkında tarihi kaynaklarda birçok ilginç rivayet vardır: Çocuk denecek yaşta, odun yüklü bir eşeği bacaklarından tutarak havaya kaldıran genç Ahmed, ayrıca üç yaşındaki deve göçeğinin altına girip rahatça dolaştırırmış. Bunun yanında iki koyunu, iki elinin serçe parmaklarına geçirip hayvanlar yüzülünceye kadar havada tuttuğu da kaynaklarda yer almaktadır. Doğuştan sportmen bir yaratılışa sahip bu çelik-çavak genç, ata binerken, hayvan ne kadar yüksek olursa olsun üzengisine basmadan atın üstüne rahatça sıçrayarak görenleri hayretler içinde bırakır. İstanbul`da, saray üniversitesi olan Enderun`a kabul edilen bu yiğit delikanlı, bu arada Kanunî Sultan Süleyman ile Rodos şövalyelerinin elindeki Rodos adasının fethinde (1522) iştirak eder.

Bu zorlu fetih sırasında birer kantarlık (56,45 kg) gülleleri kaleden içeri fırlatması herkesi hayret içinde bırakır. Enderun`da bulunduğu yıllarda Ok Meydanı atıcılar şeyhine müracaat edip bir `kabza talibi` olarak lisans alarak bir üstad eşliğinde antremanlara başlar. Fizikî ve teknik gelişimle birlikte moral değerlerle pişirilen Ahmed Ağa, ilk defa Edirne`de kendini gösterme fırsatı bulur. Onca namlı kemankeş arasında Lodos istikametine olanca gücüyle yayına asılır (uzun mesafe atışlarında yarışlar rüzgar istikametine göre, yıldız, lodos ve gündoğusu şeklinde yapılırdı). Ve bu atış ona ilk rekorunu getirir. Geleneğe göre, sporcuyu teşvik ve adını ebedileştirmek için rekor kıran atıcının okunun düştüğü yere, atıcının adını ve tarihini belirten mermer bir sütun dikildiğinden, Ahmed Ağa`nın adına da Sarayönü Ağaç Ok Menzili`nde bir menzil taşı dikilir. Artık o rekoru bir âbide ile tescillenmiş bir namlı bir kemankeştir.

Muhteşem Kanunî`nin Ok Meydanı`nı ziyaret ettiği bir gün sohbet sırasında, Bursalı Şüca`nın Lodos`taki menzilinin 10 yıldan beri atılmadığını (rekorunun kırılmadığını) söylenince, Sultan derhal Ahmed Ağa`yı saraydan çağırtır ve bu rekoru kırmanı talep eder. Ahmed Ağa zorlardan zor bir talep ile karşı karşıyadır. Ama kendisine her daim hâmilik eden Padişahını mahçup etmemek için bu menzilde tam yedi yıl çalışır. Tarihler 1532`yi gösterdiğinde, kendi yaptığı özel ağaç pişrev okunu, Edirne`li Usta Ali`nin yayına takar ve Yaradan`a sığınarak fırlatır. Yedi uzun yılın emeğinin karşılığı olarak Bursalı Şüca`dan 27.5 gez (1 gez 66 cm) aşırı atıp okunu 1271 geze düşürerek tarihi bir rekora imza atar. Bu büyük başarıdan dolayı da görkemli bir ziyafetle zaferin anısına taşı dikilir okçusuna, yaycısına cömertce ödüller bahşolunur. Kendisine de söz verildiği gibi Gelibolu kaptanlığı ihsan olunur. Ve yine bu rekor koleksiyoncusu, Tozkoparan İskender`in bile başaramadığını başarıp spor tarihine eşsiz bir imza atmasına rağmen, `Bu Lodos menzili bana yeter` diyerek diğer bütün rekor taşlarını söktürür. Hayatını başarılar ile süsleyen bu büyük kemankeş, şakaklarında ihtiyarlık işaretleriyle birlikte Kabe-i Muazzama`nın yolunu tutarak Hacc vazifesini yerine getirir. Ardından da dünyadan elini eteğini çeker.

Yaşı yetmişine merdiven dayamış bu bu büyük kemankeş, günün birinde bir iş için yıllarının geçtiği Bayezit Camii arkasındaki Okçular Çarşısı`na yolu düşer. Eski dostları ile sohbet ederken söz arasında biri `Pehlivan artık kocadınız` diye takılma gafletinde bulunur. Sen misin bunu söyleyen! Bu söz, bir zamanlar serçe parmağıyla koyun kaldıran ihtiyar delikanlının çok ağırına gider. Ve hemen atına bindiği gibi çarşının kapısının önüne gelir ve elleriyle kemer demirine yapışır ve ayakları ile de atın karnını sıkıp kendini at ile beraber yukarı çekiverir.

 Acı kuvveti ve spor ahlakıyla bugünün gençlerine birçok mesajlar veren Kemankeş Ahmed Paşa 1550`de Gelibolu`da Hakk`ın rahmetine kavuştur.

İbrahim REFİK'ten alıntıdır..

2 Kasım 2017 Perşembe

Murat 131



17 Ekim 1976 tarihinde TOFAŞ Fabrikalarında MURAT (FİAT) 131 üretimine izin verildi. Fiat 131 ("Mirafiori" olarak da bilinir) İtalyan araba imalatçısı Fiat tarafından 1974-1984 yılları arasında ürettiği küçük/orta boy aile arabasıdır. İlk defa Kasım 1974 Turin Motor Show'da sergilenmiştir. Fiat'ın bu modeli Türkiye pazarında Murat 131, İspanya'da Seat 131, Amerika'da Fiat Brava olarak bilinir. Fiat 131, kendisinin yerine gelen Fiat Ritmo'nun sedan sürümü Fiat Regata'nın yanı sıra Şahin, Doğan ve Kartal modellerinin de öncüsüdür ve üretimi Türkiye'de 1987 yılı sonuna kadar devam etmiştir. Bu aracın Türkiye'de bulunmayan, Fiat'ın resmi modifiye şirketi Abarth tarafından geliştirilen 2000 motorlu sürümü 1970'li yıllarda Dünya Ralli Şampiyonasında boy göstermiş ve pek çok başarı elde etmiştir. Türkiye'de 29 Aralık 1976'da üretimine başlanmış 1984 yılında üretimden kaldırılmıştır.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Münih Katliamı



İsrail ile Arap komşuları Mısır, Ürdün ve Suriye arasında geçen 6 gün savaşlarının üzerinden 5 yıl geçmişti. 1967'de yaşanan bu savaşın ardından İsrail Mısır'dan Sina Yarımadası'nı, Suriye'den Golan Tepeleri'ni ve Filistin'in Gazze ve Batı Şeria topraklarını alarak sınırlarını 4 kat büyütmüştü. Bu olayın ardından hem Araplar hem de İsrail silahlanmaya devam etmişti. Bölge hareketliydi. Yavaş yavaş direniş örgütleri kuruluyordu. 1971 yılında da El Fetih direniş örgütü içerisinde Kara Eylül adında bir silahlı örgüt kurulmuştu. Katliamı da bu örgüt gerçekleştirecekti.

4 Eylül'ü 5 Eylül'e bağlayan gece saat 04:30 civarıydı. Kara Eylül örgütünün 8 üyesi Münih'teki olimpiyatlara katılan sporcuların kaldığı 2 apartmana saldırı düzenlediler. Saldırganların amacı ve tek hedefi İsrailli sporcuları rehin almaktı. İlk çatışmalarda sporcu Yossef Romano ve İsrail güreş takımı antrenörü Moshe Weinberg iki saldırganı yaraladılar fakat bu direnişleri hayatlarına mal oldu. Saldırganlar ikisini de öldürdüler. Arabade de sporcu Gad Tsobari ve halter takımı antrenörü Tuvia Sokolovsky kaçmayı başaran şanslı kişilerdi. Fakat diğerleri aynı kaderi paylaşmayacaktı. Saldırganlar 7 sporcuyu ve 2 antrenörü rehin aldılar.Saldırganlar rehineleri bırakmak için israil hapishanelerinde tutulan 200 tutuklunun ve Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu adlı suç örgütüne ait 2 tutuklunun salınmasını istediler. İsrail ise "bu kadar çabuk pazarlık yapamayız" diyerek Alman hükümetine bildirisini yaptı. İsrail olayı kontrol altına almak için kendi anti-terör timini olay yerine göndermek istedi fakat Almanya bunu da kabul etmedi.


Saldırganlar bir süre daha bekledikten sonra taleplerinden vazgeçtiklerini rehineleri de alıp gideceklerini bildirdiler ve helikopter talep ettiler. Alman hükümeti uluslararası bir kriz olan bu olaya müdahale edemiyordu. Yasalara göre Alman ordusu böyle bir olayda rol alamazdı. Polis kuvvetlerinin ise özel uzman ekibi yoktu.

Saldırganların helikopterleri geldi ve rehinelerle birlikte havalimanına gittiler. Saldırganlar havalimanına varmışlardı ki oradaki ekip kendi insiyatifine dayanarak bir operasyon başlattılar. Saldırganlar tongaya düşürülmüştü. Sözde kendilerine tahsis edilecek olan uçağın içi bomboştu. Saldırganlar şaşkınlık içerisindeyken saldırganların üzerine projeksiyon ışıkları tutuldu ve keskin nişancı olarak hizmet veren gönüllü polisler saldırganlara ateş açtı. İlk kurşun yağmurunda 2 saldırgan öldü 1'i ağır yaralandı. Diğer saldırgan ise tuzağa düşürüldüğünü anladı ve helikopterin içini taradı. Sonra da helikopterin içerisine el bombası attı. Diğer saldırganlar ise pusuya yatmışlardı ve çıkarak polise ateş açtılar. 6 saldırgan kalmıştı 1'i ağır yaralıydı. Polisler 2 saldırganı daha öldürdüler. 1'i kaçmaya çalıştı fakat yarım saat sonra polisler tarafından yakalandı. Olayın sonucunda 8 sporcu ve 3 antrenör öldü. 5 saldırgan ve 1 de Alman polisi yaşamını yitirdi. 3 saldırgan sağ ele geçirildi 1'isi yaralıydı. Olimpiyatlar durduruldu pek çok ülke olimpiyatlardan çekildi.

Ölen 5 Arap'ın cenazesi Libya'da devlet töreniyle defnedildi. Bu olay oldukça tepki çekti. 3 saldırgan Alman mahkemelerince tutuklandı fakat bu da uzun sürmedi. Olaydan 1 ay sonra Alman hava yolları şirketi Lufthansa'ya ait bir uçak kaçırıldı ve 3 saldırganın serbest bırakılması istendi. Alman hükümeti uçak korsanlarının bu taleplerini yerine getirdi.


31 Ekim 2017 Salı

Atatürk'ün Fransa Krizi Çözümü



Hatay işi çözüm yolunda iken, sömürgeci takımın yeni bir fesadı ile, Fransa verdiği sözden dönerek güçlük çıkarır gibi oldu. İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda bulunan Atatürk'ün canı pek sıkılmıştı, "Bize Park Oteli'nde bir sofra hazırlatınız," emrini verdi. Otel lokantasındaki sofrada bir müddet avunduktan sonra, yaverine, "Yarın sabah Adana'ya gideceğim. Bize bir tren hazırlamaları için lazım gelenlere hemen telefonla söyleyiniz," dedi. Öfkeli idi. Biraz sonra yaverini yeniden telefona yolladı, "Ankara'ya haber veriniz, Mareşal Fevzi Çakmak'la İsmet İnönü Eskişehir'de bize katılsınlar," dedi.

İsmet İnönü o sırada Başbakan değildi. Ertesi sabah trenle yola çıktı. Ankara'dan gelenler Eskişehir'de kendileri için hazırlanan kompartımana girdiler. Bir telaş havası da vardı : Fransa ile harbe mi tutuşacağız, diye.. 7 Ocak 1937'de, Konya yolunda, Londra Büyükelçimiz Fethi Okyar'dan acele bir şifre geldiğini haber verdiler. Büyükelçi, aşağı yukarı, "İngiliz Dışişleri Bakanı Eden beni uykudan uyandırdı. Aman Atatürk'e yazınız, Hitler'le başımız dertte, Fransa'ya ihtiyacımız var, yolculuğun durdurulmasını rica ediniz, söz veriyorum, ben Fransa'ya vaat ettiklerimi yaptıracağım" diyordu. Atatürk, "İstenilen olmuştur, dönelim," dedi..

Sonra yanındakilere dedi ki : "Niçin Saray'dan kalkıp da Park Oteli'ne giderek bir yolculuk yaptığımı merak etmediniz. Ben Park Oteli'nin casuslarla dolu olduğunu, her yaptığımın ve söylediğimin hemen yerine yetiştirileceğini bilirdim. Onun için otele gitmiştim.

" Yakınlarından biri davrandı, "Olur a Paşam, Eden araya girmezdi, Fransa da dediğinden dönmeyebilirdi. O vakit ne yapacaktınız ?" diye sordu. Atatürk, "Ha, bakın size haber vereyim, benim Türkiye'yi Fransa ile harbe sokmaya hakkım yok. Eğer bu neticeyi almasaydım, hem Devlet Reisliğinden, hem milletvekilliğinden çekilecektim. Hatay için hazırladığımız Kuvayı Milliye'nin başına geçecektim. Cumhuriyet Hükümeti bana karşı asker yollayacaktı. Onlar da bana katılacaklardı.."

(FALİH RIFKI ATAY, "Atatürkçülük Nedir ?", sayfa 31)